Sizofrenik Semptomlar...



/>

8/3/2007 - Kinyas ve Kayra

HAKAN GÜNDAY - KİNYAS VE KAYRA

Hakan Günday 29 Mayıs 1976'da Yunanistan'ın Rodos adasında doğdu. İlkokulu Brüksel'de bitirdi. 1994 yılında Ankara Tevfik Fikret Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'ne girdi. Bir yıl sonra Brüksel'de bulunan Universite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler Bölümüne kaydoldu. Ama, yine bir yıl sonra, yeniden Ankara'ya döndü ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'ne yazıldı. Halen bu üniversitede öğrenci.
Yeni yayınlar arasında, birçok yerli roman yer aldı bu ay. E. Emine'nin "Turuncu Kayık", İbrahim Yıldırım'ın "Kuşeivinin Efendisi", Necati Tosuner'in "Yalnızlıktan Devren Kiralık", Mehmet Eroğlu'nun "Yüz:1981", Selim İleri'nin "Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin", Cahide Birgül'ün "Geceye Uyananlar" ve "Nihan Taştekin'in "Kertenkelenin Uykusu" ilk akla gelenler. Anlaşılacağı gibi, bir seçim yapmak oldukça zordu, ama genç bir yazarın elinden çıkması nedeniyle tercihimi "Kinyas ve Kayra"dan yana kullandım.

Ne anlatıyor Hakan Günday?
578 sayfalık hikayesiyle, öncelikle bir yol, bir macera romanı "Kinyas ve Kayra". Yazarın ifadesiyle; "Bu kitap gezmekle ama daha önemlisi çok boyutlu düşünmekle alakalı. Çünkü dünyanın her yerine giden turistler var ama önemli olan insanların görmediklerini göstermek”. Hakan Günday’ın göstermek istedikleri mekansal güzellikler değil elbette, o, okuyucularını Afrika ve Güney Amerika’nın batakhanelerine, kirli işlerin döndüğü karanlık dünyalara götürerek, bu dünyalarda yaşayan insan tipleriyle karşılaştırıyor. Metnin “çok boyutlu düşünme”, yani felsefe yapma kaygılarını bir yana bıraktığımızda, “Best-Seller”lara özgü hızlı bir heyecan ve macera hikayesinden söz edebiliriz.

Çocukluktan arkadaş iki sert ve kötü adam; Kinyas ve Kayra’nın Kuzey Afrika sahillerinde başlıyor öyküsü. Uyuşturucu işlerine giriyor, adam öldürüyor, en güzel kadınlarla sevişiyorlar. Kitabın birinci bölümünde, kahramanlarımız Afrika’da uyuşturucu işindedirler. Bol miktarda adam da öldürdükten sonra izlerini kaybettirmek için zor bir gemi yolculuğuyla Meksika’ya geçerler. Orada da boş durmayacaklardır elbette. Paraları bitince, Amerikalı bir zenginin kızını fidye için kaçırırlar, tecavüz ederler, parayı alınca kızı ve babasını öldürürler. Böylelikle Meksika günlerinin de suyu ısınır. Sahte pasaportlarla -birazcık da memleket hasretiyle- İstanbul’a gelirler. Birkaç günlük gezip dolaşmanın ardından, Kinyas bir mektup bırakarak yolunu ayırır Kayra’dan.

Kayra, yoluna kaldığı yerden -batakhanelerden- devam eder. Afrika’ya dönüp, kara kıtanın karanlık alemlerine dalar, bir dostunu satma pahasına büyük paralar kazanır, Anita isimli genç ve güzel bir kadınla -hiç bir yaşam sevinci olmaksızın ve ölümü bekleyerek- bir ilişki kurar, ama kendini aşka kaptırmaya niyetli değildir. Kinyas ise ailesi ile buluşmayı tercih etmiştir. Onun bundan sonraki yaşamı Ankara’da sürer, gerçek kimliğine bürünür, Tolga ismini yeniden benimser. Sıradan insanlar gibi iş-güç sahibi olup çoluk çocuğa karışacağı günlere doğru ilerlerken, arkadaşı Kayra’yı da bir umut olduğuna inandırmayı hayal etmektedir. Romanın sona erdiği noktada, yazarın verdiği ipuçlarıyla Kinyas’ı bir tehlikenin beklediği sezdirilir...

Kötü süpermenler
Kısaca özetlemeye çalıştığım serüvenlerin dışında, Hakan Günday’ın romanı, iki karakterin düşünceleri üzerine oturuyor. Yazar, insan ırkının bu en kötü örneklerinin pratikleri ve hayat hakkındaki görüşleriyle, normal insanlara “durun ve düşünün” dediğini ifade etmiş bir söyleşisinde, ama bir yandan da kahramanlarını o kadar donanımlı, o kadar insanüstü yaratmış ki, biz fani ve sıradanların onları eleştirmek ne haddine..! Roman boyunca siyasi tarih, felsefe, aşk, cinsellik üzerine hemen her konuda kelam eden, Marx’ı daha on üçünde hatmedip “sıradaki gelsin” diyen, genç yaşlarında büyük bir doygunlukla ölümü bekleyen bu beylerden ders çıkarmak abesle iştigal olmaz mı?

Onları biraz daha yakından tanımak için, yazarın, bizi onların bilinçlerine yaklaştırdığı bölümlerden birkaç alıntı yapalım isterseniz: Mesela, Kayra’nın politika ve düşünce tarihi üzerine görüşleri şöyle.; “Üniversitede okurken politikayla ilgilenmiştim. Aslında çok önceleri başlamıştım konuyu düşünmeye. On üç, on dört yaşlarımda komünist eğilimlerim vardı. Onların muhalif tarafları hoşuma gidiyordu. “Marx and Engels! God and Angels!” dönemimdi bu. Sonra Bakunin’e geldi araştırılma sırası. Anarşizmi ezberledim. Bütün düşünürleriyle. Sıra faşizmdeydi. Hitler, Mussolini, Machiavelli...Hepsini okudum. Sonra kafamda konuyla ilgili bazı düşünceler oluştu. Ne Bodin, ne Tocquevelli, ne de Montesquieu! Hepsinin de aptal olduğunu düşünüyordum. Hele Platon ismindeki dünyanın okuma yazma bilen ilk faşisti! Hepsi de üzerinde fikir bile yürütemeyecekleri bir konuda, insan yönetmek, halk yönetmek hakkında yazmışlardı.”

Kinyas’ın narsizmi ise tariflere sığmıyor; “Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekan ve zamandan kopalı yıllar oluyor(...) Az yedim çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim(...) Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa onu da amuda kalkar geçerim!”

Anarşizm ve nihilizm
Kinyas ve Kayra isimleri, kişilikleriyle ilgili olarak seçilmiş. Kinyas, “kin” ve “yas” sözcüklerinin bileşimi diyor Hakan Günday; bu kahramanın içine dönüp baktığında yalnızca bu iki duyguyu görmesiyle ilgili. Kayra ise Tanrı lütfu demek ve yazara göre, Kayra da insanlığa ders vermek için geldiğini düşünüyor. Buraya kadar anlatılanlar, sadece yazarın keyfi böyle istediği için olagelmiş olsalardı, gülümseyip geçerdim. Ancak, bu karakterlere başka değerler yüklendiğinde başlıyor meselemiz. Hakan Günday, onların eylemlerini açıklamaya ve anlamlandırmaya başlayınca kavramlar birbirine karışıyor. Öğreniyoruz ki, Kinyas ve Kayra, “ilk başta anarşist düşüncelerle hareket etmişler. Sonra bunun mutsuzluklarına çare olmadığını anlayıp nihilizme kaymaya başlamışlar. Sürekli bugünü yıkıyorlar”mış.

Her gittikleri yere ölümü ve karanlık ilişkilerini de götüren, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan, kadınları dövmekten, tecavüz etmekten, öldürmekten zevk alan insanların anarşist bir dünya görüşü ile ilişkisi nasıl kurulabilir? Eğer, devlet söyleminin içeriğini boşaltarak yaygınlaştırdığı “anarşist” kavramını olduğu gibi, yani “toplumun huzurunu bozan kişi” olarak kabullenirseniz, Kinyas ve Kayra, yaklaşır biraz anarşizme. Ama, Bakunin’in de kemikleri sızlar!

Bu iki karakterin hep kendi çıkarları adına giriştikleri silahlı eylemlerine felsefi boyutlar katılmaya çalışılması, romanın en “sırıtan” yanı olmuş. İki adım atıp, sonra sayfalar boyu attıkları adımların nedenlerini anlatıyorlar okuyucuya ve kötü dünyanın kötü sonuçları olduklarını gözümüze sokuyorlar. Elbette bir edebi metne, bir romana dünya görüşleri, hayat felsefeleri yansıyacaktır; hatta bir roman bütünüyle böyle bir amaca da hizmet edebilir. Mesela “Tutunamayanlar” tam da böyle bir metindir. Ancak hiç bir yerinde roman karakteri ile dünya yorumu arasında bir uyumsuzluk yaşamayız. “Kinyas ve Kayra” da ise, düşünce ve eylem arasında ciddi bir organik bozukluk var.

Bir çok mekana misafir oluyor, İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar, Latinler, Afrikalılar ve biraz da Türkler; ama hepsi ile ilgili -olumsuz- değerlendirmeleri okuyoruz bol bol. Elbette Kinyas’ın ve Kayra’nın bilincinden yapılıyor ülke, ırk ve medeniyet tahlilleri. Yazar, onların kötü örnek oldukları için örnek teşkil edemeyeceklerini söylediğine göre, söz konusu yorumları kabul edip etmeyeceğimiz de belirsizleşiyor. Ortada bir eleştiri var mı, yok mu anlayamıyoruz doğrusu! Ya da, bu adamlara kızarken aslında neye kızabiliyoruz, yani bu iki olumsuz karakterden kalkarak bir genelleme, tepki duyulması gereken bir yaşam tarzına ulaşabilir miyiz? Kinyas’ın sonlara doğru “hidayete erişi” olumlu bir son, medeniyetle bir uzlaşma olarak kabul edilecekse, bu kez de Türkiye’de yaşayan muhalif insanlara haksızlık yapılmış sayılmaz mı? Soruları uzatabilirsiniz, çünkü Hakan Günday’ın da bir yanıtı olmadığı, kafasındaki her şeyi -tıpkı kahramanları gibi- bir “planı” olmaksızın kağıda geçirdiği söylenebilir.

Bir edebi metinde ağırlık düşünceye, hayat felsefesine verildiğinde, eleştiride de ister istemez içerik yorumu ağır basıyor. Elbette bir edebi metin yalnızca içerik çözümlemesine, ideolojik deşifrasyona göre puanlanmamalı, ancak, bir edebiyat/sanat eserinin bir haksızlığı onaylamak eğilimi taşıdığı durumlarda, o eserin yalnızca biçimsel güzellikleri nedeniyle değerlendirilmesini beklemek de kabul edilebilir görünmüyor bana. Yine de burada bir nokta koyup, Hakan Günday'ın anlatma becerisinin ve 600 sayfalık romanını sıkılmadan okutabilmesinin hakkını verelim. Tam da bu nedenle, daha iyi romanlar üretebileceğini düşündürtüyor yazar.

Ve son olarak; bu iki kötü adamın hikayesinin nasıl yazıldığını merak edenler için ekleyeyim;? Kinyas ve Kayra, Meksika’da genç bir yazara, Hakan Günday’a tesadüf ediyorlar ve sonra tuttukları notları ona yollayarak yaşadıklarının bir romana dönüşmesini sağlıyorlar! Bu da işin post-modern kısmı; her şeyin bir kurmaca, bir oyun olduğunun iması...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Neden siyah? Tabi binlerce nedeni olabilir... Dünya üzerinde hayatlari boyunca siyah giymeye karar vermi$ binlerce ki$i olmali. Benim de onlardan bir farkim yoktu bugune kadar. Nedenler o kadar da onemli degil. Nedenlerin degil, siyah rengin bir $ekilde bulu$turdugu insanlardik biz. Oncelikle karamsarlik ve umutsuzlugun simgesiydi siyah. Evet, bu nedenle giydim. Sonra geceye kari$manin ve $iddetin rengiydi. Bu nedenle de giydim. Sonra renkli insanlarin yaninda entelektuel olani gosterirdi siyah. Pembe kazak

Kategoriler

Arkadaşlarım

 
Web Sitede Ara
Free Hit Counter
20.07.2006