Sizofrenik Semptomlar...

26/4/2007 - ..

ÖLÜMCÜL HASTALIK UMUTSUZLUK

“Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince, sonsuzlukta olduğu gibi– erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin veya efendinin, mutlunun veya mutsuzun olduğu gibi– herşey sessizlik içindedir; başın ister tacın parıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alınterlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş olarak sayısız kalabalıkların içinde kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir korku gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığından veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! İster zaferler isterse yenilgiler söz konusu olsun, senin için herşey kaybedilmiştir, sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi ben’ine, umutsuzluğun ben’ine çiviler!”

 

SOREN KIERKEGAARD

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

26/4/2007 - Sokaklar Tekin Değil

yüzüme sevgi dolu
bakarken canımı acıtıyorsun, sokaklar tekin değil
kuytu bir köşe bile bırakmadılar bize
rasgele işlenen cinayette tek ipucu sözlerin
onlar da konuştukça kusmuk gibi dilinde

sokaklar tekin değil, hava soğuk, üşürsün
yün eldiven tak, parmak izin bulaşmasın kente
haydi son kez sevişelim o yanlış evlerde
o trenin vagonuna asalım derimizi
nazlanma; yanlış bir adres daha ver bana
bak bir elmanın tombul kurdu gibiyiz
kırık bir şemsiyenin sapı gibiyiz senle

yüzüme sevgi dolu
bakma; içimden silah sesleri geliyor
bir adam bir sancıyı kudurtuyor içimde
sokaklar tekin değil, zar tutarken hırpalanan biri var
büyük bir ihtimalle

bir güle ceza veren yeniyetme çocukları
olur olmaz yerlerde öldürmekten yoruldum
olduğun gibi gel, olduğun yerde soyun!
yani terli ve kırışık, yani solgun ve kirli
yani tuzlu bir gölde biriken cesetler gibi
benim dilim yetmez diye delileri topladım
yalamaya hazırız çürüyen yerlerini

yüzüme sevgi dolu
bakarken canımı acıtıyorsun, sokaklar tekin değil
iyisi mi kendine çevir dur
tüm serseri mermileri

 

ALTAY ÖKTEM

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/4/2007 - BİR KADINI AĞLATMAK


Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya... En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir
Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe! -
İşte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra.
Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte.
Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. İnce ince süzülür yaşlar gözünden; önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli... Ve kadın ağlar; hem de çok!
Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını, kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilir misiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları. Her damla bir derstir çünkü.
Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. İçlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur kadınlar, o irini temizlerler
yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları.
Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
Zaman geçer sonra. Kadınlar kendilerine sarılmayı öğrenirler. Umarım öğrenirler, yoksa ruhlar sapkın yollara çarpar kendini. Sapan ruhların doğru yolu bulması da yeni acılar demektir. Bunu bilir kadınlar, o yüzden eninde sonunda öğrenirler kendilerine sarılmayı...
Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden.
Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan...
İnsanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar.
Çünkü biliyorlar ki
sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman! Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların.
E.. o zaman niye sarılsınlar ki!
Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur.
Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır.
Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır.
Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu kalmıştır.
O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!
AZİZ NESİN

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2007 - İlahi Komedya - Dante'nin Cehennemi

CEHENNEM, Bölüm 1: Tarihçemsi

Evrende kötülük ne kadar genisse cehennem de o kadar genistir, ve bazi inanislarda madden derinlerde olan cehennem, her inanista “derin” bir konudur.

Temel inanis olarak cehennem; seytanin düstügü ya da efendisi oldugu, ve onu izleyenlerin, onun yolunda gidenlerin günahlarindan arinana kadar cezalandirilacaklari ve aci çekecekleri yer, bir baska deyisle kavramdir.

Ortaçagda Fransiz epik edebiyatinda “Sarazen”ler (O dönemlerde Hristiyanlarin Müslümanlara verdikleri isim) siyah derili, çarpik biçimli, uzun burunlu, büyük kulakli ve gözleri baslarinin arkasinda olan yaratiklardi. Sarazen bir lidere “Abisme” (abyss, abysmo) yani “Cehennem” denirdi. Bu inanista Abisme Hristiyanlari büyük keskin tirnaklariyla parçalardi.

Erken Ortaçag teologu John Scottus Eriugenaya göre cehennem bir yerden çok bir metafordu. Yani Tanri’nin bizimle bir bütün olma isteginden çok, kendi isteklerimize, bir baska deyisle arzularimiz için Tanridan yabancilasmaya çalismis oldugumuzu anlamaktir. “Çektigimiz azap yanlis seçimimizi sürekli bir fark edistir.”

Eski Ingilizce Incili denilen Exeter kitabinda cehennem grotesk bir canli olarak tasvir edilir. Kitaptaki “The Horrowing Of Hell” adli siirde de seytan ve cehennemin, Isa’nin gelecegini ögrenmeleriyle gerçeklestirdikleri tartisma anlatilir. Seytanin tutarsiz, cehennemin ise daha gerçekçi oldugu bu tartismanin bir kismi su sekildedir:
Seytan: (hayretle) Bu isik da nedir?
Cehennem: (umutsuz ve sert bir tavirla) Isa geliyor!
Seytan: O halde onu ele geçirmeye hazir ol!
Cehennem: Isa ne senden ne benden ne de ölümden korkar. Hiçbirsey ona karsi duramaz, seni ebedi sefalete götürecek.
Seytan: Korkma.. Iskence edilip öldürülmesini saglamistim. Artik onu ele geçirecegim ve bizim kölemiz olacak.
Cehennem: Zamaninda Lazarus’u (Isa’nin cehennemden kurtarip dirilttigine inanilan aziz) elimde tutamadim. Onu kurataran Isa simdi tüm azizleri kurtarmaya geliyor. Çabuk kapilara git ve gücün kaldiysa içeri girmesini önle!!

Isa’nin seytani cehenneme bagladigi inanci gelistikçe, insanlari ayartmak için havaya karisan ve diger zamanlarda da cehennemde dolanan “demon”larin varligi bir karmasa yaratmisti. Bu dügüme çözüm olarak da cehennemi bir yer olarak degil, Tanrinin varligindan mahrum olma durumu olarak düsünmeyi seçenler olmustu. Ancak ayrintiyi seven skolastikler hiçbir zaman bununla yetinmemislerdir.

Ileri Ortaçag edebiyat ve sahne sanatlarinda gerek cehennem gerekse seytan korkulan degil –ancak belki de korkuyla- dalga geçilen yarim akilli, aptal ve komik olarak halka gösterilmeye çalisilmistir. Cehennem bütün degerlerin tersine döndügü bir yerdir; her övgü bir küfür, her sarki bir kakafonidir:
Chester’in “Lucifer” kitabindan:
Seytan: Çünkü büyük hasetle,
            Asagilik ve rezil nefretle doluyum.
            Bir zamanlar benim oturdugum
            Gökte insan yasiyor..
            
Bu konuda ayrintici skolastiklerle ayni düsünen Dante Alighieri “Ilahi Komedya”sinda da ayrintinin özüne inerek 100 kantoluk, 14 233 dizelik siiri yazmistir. Dante mitolojiden etkilenmis ve mitolojiyi gerçek kabul ederek yazmistir. Onu anlamak için de mitoloji bilgisi gerekmektedir. Normalde 7 ölümcül günah oldugu varsayilirken Dante’nin cehennemi 9 halkalidir. Buradan da Isa’nin sayisi kabul edilen “7”yi cehennem basligi altinda kullanmayi istememesi sonucunu çikarabiliriz. Çünkü Dante bu baslik altinda asla ustasi Vergilius’un, sevdigi kadin Beatrice’in ve kendi adini da kullanmaz… Ki bunlar derin ve apayri bir altbaslik konusudur..

Unutmamalidir ki cehennem; sairin siirinde bile kendisini ve sevdiklerini yakistiramadigi bir yerken, insanlarin bizzat hayatinin içine geçme cüretini gösterebilecek kadar sinsi ve kurnazdir..


CEHENNEM, Bölüm 2: Dante’nin Cehennemi

7 Nisan 1300 tarihinde Dante’nin karanlık ormanda kaybolmasıyla başlayan uzun bir serüvendir İlahi Komedya. Şüphesiz en çarpıcı ve en çok tartışılan bölüm ise cehennemdir. Iced Earth gurubu da 16 küsür dakikalık şarkılarında (Dante’s Inferno) ana hatlarıyla anlatır bu serüveni..Through the fiery caverns we sail, Virgil (Latin ozan Vergilius) at my side, my guide, my master..

Dante cehennemi dünyanın merkezinde kabul eder. Şeytan cenetten kovulunca büyük bir hızla yer yüzüne düşer. Dünyaya tam Kudüs’ün (Jerusalem) zıt tarafından çakılır. Oluşturduğu derin çukurla, ve günahların en ağırıyla merkeze kadar iner. Çukurdan çıkan topraklarla da Araf dağı oluşur.

İşte bu derinlere doğru inen cehennem adındaki çukurun 1. halkası LİMBO’dur. Yer altı dünyasının kayıkçısı Kharon ile Akheron ırmağı (acılar ırmağı) geçilerek buraya ulaşılır. Cehennemin tek aydınlık yeridir. Çünkü buradakiler kötülüklerinden değil, İsa’dan önce doğmuş oldukları için vaftiz edilemediklerinden buradadırlar. Homeros, Horatius, Demokritos, Diogenes, Tales, Empedokles ve hatta bilginlerin bilgini kabul edilen Aristo buradaki erdemli ev sahiplerinden bazılarıdır.

Cehennem yargıcı Minos (boğasıyla –Minotaurus- ünlü Girit kralı), günahlarına göre acılı ruhları daha derin acılı dairelere yollar. 2.halka ŞEHVET düşkünlerinin dinmek bilmeyen bir fırtına ve karamsar bir hava ile sürüklenme cezalarını aldıkları yerdir. Asla dinmeyen rüzgar sadece dinlenmeye değil, bir gün kurtulmayı umut etmeye bile fırsat vermez. Kasırganın arasından Cleopatra ve Semiramisin çığlıkları da işitilir..

Soğuk bir yağmurun altında, leş kokulu çamurlaşmış toprakların arasında umutsuzca döner durur 3. dairenin acılı ruhları. OBURLUK günahıyla buraya gelenleri Kerberos (cerberos, cerberus: Cehennem bekçiliği yapan üç başlı köpek) susmak bilmeyen ulumalarıyla karşılar.

“Pape Satan, pape Satan aleppe” (değişik biçimlerde yorumlansa da ‘bizi rahat bırak şeytan’ anlamında) sözleriyle Pluton (Romalılarda cehennem tanrısı) çıkar karşımıza 4. dairenin başında. CİMRİler ve SAVURGANlar burada ağır yükleri göğüsleriyle iter bir yandan da birbirlerine çarpar, öfkeyle kavga ederler. Yükleri hiç eksilmez, çarpışmaları bitmez.

Acılar nehri Styxden 5. dairenin bekçisi Phlegyas’a (Apollonun Delphoi tapınağını yakan ve kızının ırzına geçen bu kişiyi Dante şeytan kılığına sokar) ulaşılır. ÖFKE’ye yenik düşenler burada Styxin sularından doğan çamurların içerisinde kendilerini dişlerler. Buradan,içinde sonsuza dek yanacak bir ateş olduğundan kırmızı görülen Dite kentine (Cehennemin daha altta bulunan son 4 dairesini kapsayan bölge) ulaşılır.

6. dairenin başında cehennemin 3 cadısı (Erinysler – intikam tanrıçaları- :Megaira, Alekto, Tisiphone) karşılar bizi. Medusayı anarlar taş kesilmesi için gelenlerin. SAPKINLAR burada açık mezarların içinde inlerler. Ve Arasat’tan (Kıyamet gününde ölülerin dirilerek toplanacakları vadi) dönüp mezarlarının kapatılacağı o günü beklerler.

Minotaurus’un (Minotaur= Girit kıralı Minos’un boğası) öfkesiyle yüzleştikten sonra 7. daireye doğru yol alınır. Karşılarına çıkan kentaurlardan (yarısı at yarısı insan yaratıklar) Akhilleus’u yetiştiren bilgili Kherion, Phlegeton nehrini geçerek yolu bulmaları için Nessos’u (hainliğinden dolayı Herkül tarafından öldürülen kentaur) rehber verir Dante ve Vergilius’un yanına. SALDIRGANLAR bu dairenin üç bölgesinde üç ayrı acı çekerler. Başkalarına acı verenler kan ırmağında haşlanır, canlarına kıyanlar acılı ağaçlara dönüşür ve Tanrı’yı küçümseyerek saldırganlık yapanlar bir ateş yağmuru altında kumlarda yuvarlanırlar.

10. daire on hendekten oluşur. 1. hendekte bir yandan kamçılanıp, bir yandan koşuşan kadın tellakları ve çapkınlar, 2. hendekte pisliğe ve boka gömülü dalkavuklar, 3. hendekte baş aşağı çukurlara gömülü din sömürücüleri, 4. hendekte başları sırtına dönük bir şekilde ağlayarak yürüyen medyum ve büyücüler, 5. hendekte yüzeye çıktıkça zebanilerin geri ittiği bir kaynar ziftteki kumarbaz ve rüşvetçiler, 6. hendekte ağır boyaları ve cüppeleriyle kıvranarak yürüyen ikiyüzlüler, 7. hendekte yılanların sokarak kül ettiği ve dirilip tekrar sokulan   hırsızlar, 8. hendekte yandıkça yanan, yandıkça bitmeyen hileciler, 9. hendekte iç organları dışarıda, dış organları farklı yerlerinde bulunan bölücüler (Dante Hristiyanlığın üstüne bölücülükle başka bir din getirme planları kurduğunu düşünerek Hz. Muhammed’i de burada gördüğünü anlatmıştır), 10. hendekte ise kaşıntıdan derilerini yolan, vücutlarını parçalayan simyacılar ile zincirlere bağlı ve kuyuya gömülü devler bulunur.

Kendisine, vatanına, iyilik yapanlara, ailesine, ”yaratıcısına” ihanet eden HAİNler cehennemin 9. dairesinde, dünyanın tam merkezinde buzların içinde, mosmor kesilerek titrerler. Yahuda, Brutus ve pek çoklarının yanı sıra üç yöne bakan üç başıyla günahkarları çiğneyen Şeytan buradadır.
*Lucifer ... angel of light
       cast below god of ice
       ruling hell unholy trinity
       the traitors freeze for all eternity
       Lucifer ... betrayer of God
       tormentor ruthless and cold
       Judas' screaming here in agony
       the traitors freeze for all eternity..
(*Iced Earth- Dante’s Inferno)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2007 - Nilgün Marmara

CANIM SIKINTI SINIRI

Aydınlıkta köhneliği belirginleşen ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. Öylesine
bağsız ve yeğniyim ki bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; yoğunluğundan bana düşen payını benden geri
alarak bu yoğunluğa, olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor.
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım
yok. Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. Yere göğe
zamana denize kayalara ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? Bu kutla tanrının
yönetkenliğinde, olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını.
Kefe'lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler
yığılıyor, işte yetkin eşitlik...her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. Bir eskiciden
satın alınmış bu teraziyi birgün başka bir eskiciye vereceğim, o gün, tozanlarım her bir yana
dağılıp toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler ve ben özgürleşeceğim.

Nilgün MARMARA


TOZ-DEM

Kısacıktı
karşı yolculuklarımız kara
      ve deniz üzerinde-


Şafağın bodrumuna inerken sen,
Hançerin ivmesiyle yükselirdim
                   dul pencerelere.


Azıcıktı
köpük boz
denizde ve karada
Koyu bir saatin içinden
çıkılamadı
bir an yine de!

Belki gülden
kalma bir iz yanağındaki,
Eski sabahın sarı gülünden
üzerine deli gözünü bıraktığın...


Öldüğünde,
çekmecemde duran bu göz,
incelikle çıkarılacak,
bir jiletin enginliğine,
Çözülecek gizi
      O çarpık retinanın, ağ tabakanın...

                                     Kasım, 1985
Nilgün MARMARA


TOMORROW WILL BE ANOTHER DAY
        
            -sevim'e-

Belki ona gideriz yarın,
Belleksiz sevgiliye,
Poplin elli korkak çocuğa,
Duyarlığı, unutkanlığının kanı
        anaya-
Ona belki gideriz yarın,
Gören gözlü kör güzele,
Çılgın gülüşlü bebeğe,
Yüreği, sızlanan ruhunun göğü
        yavrucağa-
Yarın gideriz belki ona,
Unutuşun türküsü, bekleyiş
        tortusunda,
Esnek kokulu çiçeğe,
Kaynak bakışlı Venüs'e-

Ya nasıl dönüş sonra?

Nilgün MARMARA


KUĞU EZGİSİ

Kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim,
Yalpalayan hayatımın kara çarşaflı
bekçi gizleri.

Ne zamandır ertelediğim her acı,
Çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi,
-bu şiir -
Sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim,
Dost kalmak zorunda bana ve
sizlere!

Çünkü saldırgan olandan kopmuştur o,
uykusunu bölen derin arzudan.
Büyüsünü bir içtenlikten alırsa
Kendi saf şiddetini yaşar artık,
-bu şiir -
Kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü,
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı,
Sevda ile seslenir sizlere!

Nilgün MARMARA


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2007 - Silvia Plath

Sylvia PLATH (1932 - 1963)

Hayatı:

1932 yılında Alman bir baba ve ABD'li bir anneden, Massachusetts'te doğdu. Profesör olan babası 1940 yılında öldü. Sylvia plath 8 yaşındayken babasının ölümüyle çok büyük bir sarsıntı geçirdi ve ilk şiirini yazdı:
 
"dikenli tellere takıldı kaldı
ich, ich, ich, ich
güçlükle konuşurdum
her alman'ı sen sanırdım
hele o yüz kızartıcı dilin

bir lokomotif, beni bir yahudi gibi
çuf çuf alıp götüren bir lokomotif
dachau'ya, aushwitz'e, belsen'e
yahudi gibi konuşmaya başladım
sanırım bir yahudi olabilirim.

baba, babacığım, alçak herif,
seninle işim bitti"

.

Babasının ölümünden sonra bu saplandığı derin psikolojik bunalımların eşiğinden bir türlü dönemedi. Plath, hayatı boyunca ileri derecede manik-depresif bozuklukla boğuştu.
1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bir akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den summa cum laude derece ile mezun oldu.

Kazandığı Fulbright bursuyla Cambridge Üniversitesi'ne giderek çalışmalarını burada sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi olan Varsity'de yayımladı. Plath burada 1956 yılında evleneceği İngiliz şair Ted Hughes'la tanıştı. Evliliklerinin ardından Boston'da yaşamaya başladılar. Plath, hamile kaldıktan sonra ise İngiltere'ye geri döndüler.
Plath ve Hughes, Londra'da kısa süre yaşadıktan sonra North Tawton'a yerleştiler. Çiftin sorunları bu dönemde başladı ve ilk çocuklarının doğumundan kısa süre sonra Sylvia Plath Londra'ya geri dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

[left]http://img134.imageshack.us/img134/9148/gunceleridr9.jpg[/left]
[right]http://img258.imageshack.us/img258/875/johnypanikyw4.jpg[/right]
Kiraladığı evin eskiden İngiliz şair W.B. Yeats'e ait olduğunu öğrenen Plath bunu iyi bir işaret olarak değerlendirdi. 1962 - 1963 kışı Plath için çok zor geçti. 11 Şubat 1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak üzere bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

İntiharıyla ilgili olarak kocası Ted Hughes eleştirilere maruz kaldı. Hughes yıllarca bu konuda konuşmadı. Daha sonra anılarını yayımladı.

Plath Şiirinde İntihar Kavramı:

Sylvia Plath için intihar bazen yaşamakla eş anlamlı bir olgu haline bürünür. Lady Lazarus adlı şiiri Ahdi Cedit’de geçen İsa’nın Lazarus adında daha önceden ölmüş birini diriltmesine göndermedir. Plath, deneyip de başaramadığı intiharları Lady Lazarus adlı şiirinde bu hikaye ile ilişkilendirir. Bazen deintihar bir kaçış yoludur. Başarısızlığa yahut kendinden daha iyi olan birine karşı tahammülsüz olan kadın şair, bir şiirinin başarısız bulunup elenmesinden sonra, yaşadığı bu düş kırıklığını intihar ederek aşmayı denemiştir. Plath’ın eserlerinde genelde yaşadığı çıkmazların betimlemeleri vardır. “Ölmek istemiyorum” diyen şairenin, sürekli ölmek için çabalaması “ölüm” imajını iki farklı anlama oturtmasından kaynaklanmaktadır. Ölmek istemez, çünkü ölmek unutulmak demektir. Ölmek ister, çünkü ölerek yaşamak daha albenilidir.

Sylvia Plath’ın intihara bu denli yakın durması ve bütün bir hayatı ele alınınca oldukça dramatik bir anlam ifade etmesi, “Sylvia Plath Etkisi” adı altında bir kavramı ortaya çıkarmıştır. Kavram özetle, özgün üretimle deliliği bağdaştırmaya yöneliktir. Plath intiharı ondan sonra gelen bir çok kadın şair ve yazarı etkilemiştir. Türk yazınında Nilgün Marmara intiharı Plath’la ilişkilendirilir.
[left]http://img219.imageshack.us/img219/3489/sircafanusqq2.jpg[/left]
[right]http://img134.imageshack.us/img134/7025/uckadinya1.jpg[/right]
Eserleri
Şiir
• The Colossus (1960)
• Ariel (1965)
• Crossing the Water (1971)
• Winter Trees (1972)
• The Collected Poems (1981)
Düz yazı
• The Bell Jar (1963)
• Letters Home (1975)
• Johnny Panic and the Bible of Dreams (1977)
• The Journals of Sylvia Plath (1982)
• The Magic Mirror (1989)
• The Unabridged Journals of Sylvia Plath
Çocuk kitapları
• The Red Book (1976)
• The It-Doesn't-Matter-Suit (1996)
• Collected Children's Stories (İngiltere, 2001)
• Mrs. Cherry's Kitchen (2001)

Türkçeye çevrilen eserleri
• Ariel, (İmge Kitabevi)
• Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı, (Altıkırkbeş Yayınları)
• Sırça Fanus, (Can Yayınları)
• Üç Kadın, (Oğlak Yayıncılık)
• Sylvia Plath'in Günceleri, (Oğlak Yayıncılık)
. Suyu Geçiş, (Artshop Yayıncılık)

İşte, Plath'ın ölümünden sonra ilk kez yayınlanan şiiri:

ABD'li şair Sylvia Plath'ın daha önce yayımlanmamış bir şiiri internet üzerinden okuyucularıyla buluşuyor.
Virginia Commonwealth Üniversitesi'nde (VCU) yaratıcı yazım konusunda eğitim gören Anna Journey'in Indiana Üniversitesi'ndeki Plath arşivlerini araştırırken bulduğu "Ennui" (Sıkıntı) adlı şiir, VCU'nun İngilizce bölümünün internet sitesinde "http://www.blackbird.vcu.edu" yayımlanıyor.
Plath'ın, F. Scott Fitzgerald'ın "Muhteşem Gatsby" romanındaki temaları tartıştığı 14 dizelik İtalyan "Petrarchan" sonesi şeklindeki şiiri, 1955 yılında 22 yaşındayken Smith College'da öğrenciliğinde yazdığı belirtiliyor.
Image


Bazı Şiirleri:


BAYAN LAZARUS

İşte yine yaptım
Her on yılda bir
Böyle bir tane beceririm

Bir tür ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi lamba siperliği kadar parlak,
Sağ ayağım

Tüy kadar hafif
Yüzüm ifadesiz, incecik
Yahudi kumaşından.

Çözün kundağı
Ah, sevgili düşmanım.
Korkutuyor muyum? -

Burnu, göz bebekleri, 32 dişi yerli yerinde mi?
Acı nefesi
Ertesi gün yok olacak.

Yakında, çok yakında
Vahim bir öldür gücü
Evimde, etimde olacak

Ve ben işte gülümseyen bir kadın.
Daha sadece otuzunda.
Ve kedi gibi dokuz canlıyım.

Bu Üçüncü Sefer.
Ne lüzumsuzluk
On yılda bir imha.
  
Bu ne çok iplik.
Çekirdek yiyen kalabalık
İtişir içeri görmek için

Ellerimi ayaklarımı çözmelerini -
Muhteşem soyunmalar.
Baylar, bayanlar

Bunlar ellerim benim,
Bunlar dizlerim.
Bir deri bir kemik olabilirim, farketmez,

Ben de onlardandım, tek tip kadın işte
İlk seferinde on yaşındaydım.
Kazaydı.

İkinci seferinde istedim
Bitirip gitmeyi ve hiç daha dönmemeyi.
Üstüstüme kapaklandım.

Tıpkı bir midye gibi.
Tekrar tekrar bağırmaları gerekti çağırmaları
Ve üstümden ayıklamaları inci gibi parlak yapışkan
Solucanları

Ölmek
Bir sanattır, herşey gibi.
Özellikle iyi yaparım.

Bir ölürüm ki, cehennemden gelir gibi olurum.
Bir ölürüm ki, adeta hakikaten olurum.
Sanki gider gibi bir davete.

Bunu yapmak çok kolay bir hücrede
Ölmek ve kımıldamamak
Ölüyü oynadığım tiyatroda sıranın gelmesi gibi

Güneşli bir günde geri gel
Aynı yere, aynı yüze, zalim
Eğlenen çığrışlara:

'Mucize!'
İşte bu yere yıkar beni.
Ama bir bedeli var.

Yara izlerime bakmanın, bir bedeli var.
Kalbimi dinlemenin ----
Hakikaten çalışıyor.

Bir bedeli var, çok büyük bir bedeli var.
Bir sözün, veya bir dokunuşun.
Ya da biraz kanımı akıtmanın.

Bir tutam saçımın veya elbisemden bir parçanın.
Eee, Herr Doktor.
Eee, Herr Düşman.
 
Sizin eserinizim ben,
Paha biçilmez,
Altın topu bebeğinizim

Bir çığlığa eriyen
Dönüyorum ve yanıyorum.
Gösterdiğiniz alakaya aldırmadığımı sanmayın.

Kül, kül -
Külü eşele bak.
Etten kemikten eser yok----

Bir kalıp sabun
Bir nişan yüzüğü
Altın bir diş.
  
Herr Tanrı, Herr Şeytan
Savulun
Savulun.

Küllerin arasından
Doğrulurum kızıl saçlarımla
Ve çıtır çıtır adam yerim.
    
Sylvia PLATH
Çeviren : Enis AKIN


Çılgın Kızın Aşk Şarkısı

Yumuyorum gozlerimi,yıkılıp ölüyor dünya;
yeniden doguyor açınca gozlerimi.
(kafamın içinde yarattım seni galiba)
...
yumuyorum gözlerimi,yıkılıp ölüyor dünya
beni buyuyle cektin yataga,bunu dusledim
sarkilar soyledin cilginca,delice optun
(kafamın içinde yarattım seni galiba)
...
bir fırtına kusunu sevmeliydim senin yerine
bahar gelince gokyuzunu basarlar hic degilse
yumuyorum gözlerimi yıkılıp ölüyor dünya
(kafamın içinde yarattım seni galiba)."

Yazan: Sylvia Plath
Çeviren: Handan Saraç


Babacım

Yapma, yapma, artık yapma
Bunu bana, ayakkabı kara.
İçinde yaşadığım bir ayak olarak
Otuz yıl boyunca, zavallı bir beyazlık,
Güçlükle nefes almaya cesaret ettiğim veya hapşırmaya.
Babacım, seni öldürmek zorundaydım.
Ben bir fırsat bulamadan önce sen öldün –
Misketle doldurulmuş gibi ağır bir çanta dolusu Tanrı,
Ürkütücü heykel, ayak baş parmağı
Bir San Fransisko fok balığı kadar kocaman.
Ve acayip Atlantikte bir kafa
Fasülye yeşilinin mavinin üstüne yağdığı yerde
Güzel Nusret'ten uzak sularda.
Seni iyileştirmek için dua ederdim.
Ach, du.
Alman dilinde; Polonya kasabasında
Silindirin altında ezilip dümdüz edilmiş
Savaşlarla, savaşlarla, savaşlarla.
Ama kasabanın adı çok sıradan dedi
Polonyalı arkadaşım
En az bir iki düzine kadar vardır aynısından.
Demek ki hiç bilemeyeceğim
Nereye koyduğunu ayağını, kökünü saldığını,
Seninle hiç konuşamadım.
Çene kemiğime sıkıştı kaldı dilim

Sesim bir kablonun içinde kısıldı.
Ich, ich, ich, ich.
Zorlukla konuşabiliyordum.
Her Almanı sen sandım.
Ve bu lisan kırıcı
Bir makina, sanki bir makina
Bacasından atıyor beni bir Yahudi gibi
Dachau, Auschwitz, Belsen'e bir Yahudi gider.
Yahudi gibi konuşmaya başladım.
Belki de bir Yahudi'yim ben.
Tirol'ün kar'ı, Viyana'nın açık renkli birası
Ne çok saf ne de gerçek.
Çingene kadın anam ve tuhaf şansımla
Ve Tarot kutumla, ve Tarot kutumla.
Gerçekten belki de Yahudi'yim ben.
Ben Sen'den hep biraz korktum,
Senin Nazi Hava Kuvvetleri'nden, agularından,
Ve jilet gibi bıyığından
Ve ari gözlerinden, parlak mavi.
Panzer-adam, Panzer-adam, Ey Sen –
Allah'la boy ölçüşen bir gamalı haç
Öylesine karasın, gökyüzünden hiçbir çığlık sızmaz içeri.
Her kadın bir faşiste tapar,
Suratta çizme, senin gibi bir
Acımasızin, acımayan acımayan kalbi.
Kara tahtanın önünde duruyorsun, babacım, öylece
Bendeki resminde,
Ayağın yerinde çenede bir çatlak ince
Ama bunun için daha mı az şeytan? Değil, hayır değil
Kırmızı temiz kalbimi ikiye bölen
Kara adam daha beyaz hiç değil
Seni gömdüklerinde on yaşındaydım.
Yirmisinde ölmeye çalıştım
Dönmek için geriye, geriye, geriye sana
Kemikler bile idare eder sandım.

Ama beni çıkardılar çuvaldan,
Ve parçalarımı zamkladılar birbirine tek tek.
O zaman anladım ne yapmam gerektiğıni.
Senin bir maketini yaptım.
Meinkampf bakışlı, kara giysiler içinde
Bir adam raflara ve vidalara aşık.
Ve evet dedim, kabul ediyorum.
İşte babacım, sonunda ben bittim.
Kara telefonun hattı kökünden kesildi,
Sesler kablolardan kıvrılarak geçemez artık.
Bir adam öldürseydim, iki adam öldürmüş olacaktım –
Kendisini sen olarak tanıtan
Ve bir yol boyunca kanımı içen vampir,
Yedi yıl boyunca, doğrusunu istersen.
Babacım, artık sırtüstü yatabilirsin.
Şişko kara kalbine bit tahta parçası saplı olarak
Köylüler zaten seni hiç sevmemişlerdi.
Mezarına topuk vuruyorlar, üstünde dans ediyorlar şimdi.
Hep biliyorlardı zaten senin sebep olduğunu bütün kötülüklere.
Babacım, babacım, adi herif, bitirdin beni.

Sylvia Plath


Kenar

Kadın mükemmeliğe erişti
Ölü
Bedeni bir zafer gülümsemesi takınmış
Bir Yunan gerekliliği yanılsaması
Tuğunun kakmalarında akmakta,
Çıplak
Ayağı konuşuyor adeta:
Yol buraya kadardı, artık bitti.
Her ölü çocuğa beyaz bir yılan dolanmıs.
Artık boşalmiş,
Küçük süt fışkırtıcılarina da birer tane.
Katlayıp kaldırmıs onları geri vücuduna
Bozulmaya yüz tutan bir bahçede
Gece çiçeklerinin tatlı,
Derin boğazından gelen kokular kanarken
Kapanan bir gülün yaprakları gibi.
Ayın üzülmesine gerek yok,
Kemikten kapşonunun içinden bakıyor.
Böyle şeylere alışkındır o.
Karalıklarını takırdatıyor ve peşinden sürüklüyor.

Sylvia Plath
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2007 - Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve;hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi; dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını,hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum,kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da. Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı! Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2007 - Kinyas ve Kayra

HAKAN GÜNDAY - KİNYAS VE KAYRA

Hakan Günday 29 Mayıs 1976'da Yunanistan'ın Rodos adasında doğdu. İlkokulu Brüksel'de bitirdi. 1994 yılında Ankara Tevfik Fikret Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca Mütercim Tercümanlık Bölümü'ne girdi. Bir yıl sonra Brüksel'de bulunan Universite Libre de Bruxelles'in Siyasal Bilimler Bölümüne kaydoldu. Ama, yine bir yıl sonra, yeniden Ankara'ya döndü ve Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'ne yazıldı. Halen bu üniversitede öğrenci.
Yeni yayınlar arasında, birçok yerli roman yer aldı bu ay. E. Emine'nin "Turuncu Kayık", İbrahim Yıldırım'ın "Kuşeivinin Efendisi", Necati Tosuner'in "Yalnızlıktan Devren Kiralık", Mehmet Eroğlu'nun "Yüz:1981", Selim İleri'nin "Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin", Cahide Birgül'ün "Geceye Uyananlar" ve "Nihan Taştekin'in "Kertenkelenin Uykusu" ilk akla gelenler. Anlaşılacağı gibi, bir seçim yapmak oldukça zordu, ama genç bir yazarın elinden çıkması nedeniyle tercihimi "Kinyas ve Kayra"dan yana kullandım.

Ne anlatıyor Hakan Günday?
578 sayfalık hikayesiyle, öncelikle bir yol, bir macera romanı "Kinyas ve Kayra". Yazarın ifadesiyle; "Bu kitap gezmekle ama daha önemlisi çok boyutlu düşünmekle alakalı. Çünkü dünyanın her yerine giden turistler var ama önemli olan insanların görmediklerini göstermek”. Hakan Günday’ın göstermek istedikleri mekansal güzellikler değil elbette, o, okuyucularını Afrika ve Güney Amerika’nın batakhanelerine, kirli işlerin döndüğü karanlık dünyalara götürerek, bu dünyalarda yaşayan insan tipleriyle karşılaştırıyor. Metnin “çok boyutlu düşünme”, yani felsefe yapma kaygılarını bir yana bıraktığımızda, “Best-Seller”lara özgü hızlı bir heyecan ve macera hikayesinden söz edebiliriz.

Çocukluktan arkadaş iki sert ve kötü adam; Kinyas ve Kayra’nın Kuzey Afrika sahillerinde başlıyor öyküsü. Uyuşturucu işlerine giriyor, adam öldürüyor, en güzel kadınlarla sevişiyorlar. Kitabın birinci bölümünde, kahramanlarımız Afrika’da uyuşturucu işindedirler. Bol miktarda adam da öldürdükten sonra izlerini kaybettirmek için zor bir gemi yolculuğuyla Meksika’ya geçerler. Orada da boş durmayacaklardır elbette. Paraları bitince, Amerikalı bir zenginin kızını fidye için kaçırırlar, tecavüz ederler, parayı alınca kızı ve babasını öldürürler. Böylelikle Meksika günlerinin de suyu ısınır. Sahte pasaportlarla -birazcık da memleket hasretiyle- İstanbul’a gelirler. Birkaç günlük gezip dolaşmanın ardından, Kinyas bir mektup bırakarak yolunu ayırır Kayra’dan.

Kayra, yoluna kaldığı yerden -batakhanelerden- devam eder. Afrika’ya dönüp, kara kıtanın karanlık alemlerine dalar, bir dostunu satma pahasına büyük paralar kazanır, Anita isimli genç ve güzel bir kadınla -hiç bir yaşam sevinci olmaksızın ve ölümü bekleyerek- bir ilişki kurar, ama kendini aşka kaptırmaya niyetli değildir. Kinyas ise ailesi ile buluşmayı tercih etmiştir. Onun bundan sonraki yaşamı Ankara’da sürer, gerçek kimliğine bürünür, Tolga ismini yeniden benimser. Sıradan insanlar gibi iş-güç sahibi olup çoluk çocuğa karışacağı günlere doğru ilerlerken, arkadaşı Kayra’yı da bir umut olduğuna inandırmayı hayal etmektedir. Romanın sona erdiği noktada, yazarın verdiği ipuçlarıyla Kinyas’ı bir tehlikenin beklediği sezdirilir...

Kötü süpermenler
Kısaca özetlemeye çalıştığım serüvenlerin dışında, Hakan Günday’ın romanı, iki karakterin düşünceleri üzerine oturuyor. Yazar, insan ırkının bu en kötü örneklerinin pratikleri ve hayat hakkındaki görüşleriyle, normal insanlara “durun ve düşünün” dediğini ifade etmiş bir söyleşisinde, ama bir yandan da kahramanlarını o kadar donanımlı, o kadar insanüstü yaratmış ki, biz fani ve sıradanların onları eleştirmek ne haddine..! Roman boyunca siyasi tarih, felsefe, aşk, cinsellik üzerine hemen her konuda kelam eden, Marx’ı daha on üçünde hatmedip “sıradaki gelsin” diyen, genç yaşlarında büyük bir doygunlukla ölümü bekleyen bu beylerden ders çıkarmak abesle iştigal olmaz mı?

Onları biraz daha yakından tanımak için, yazarın, bizi onların bilinçlerine yaklaştırdığı bölümlerden birkaç alıntı yapalım isterseniz: Mesela, Kayra’nın politika ve düşünce tarihi üzerine görüşleri şöyle.; “Üniversitede okurken politikayla ilgilenmiştim. Aslında çok önceleri başlamıştım konuyu düşünmeye. On üç, on dört yaşlarımda komünist eğilimlerim vardı. Onların muhalif tarafları hoşuma gidiyordu. “Marx and Engels! God and Angels!” dönemimdi bu. Sonra Bakunin’e geldi araştırılma sırası. Anarşizmi ezberledim. Bütün düşünürleriyle. Sıra faşizmdeydi. Hitler, Mussolini, Machiavelli...Hepsini okudum. Sonra kafamda konuyla ilgili bazı düşünceler oluştu. Ne Bodin, ne Tocquevelli, ne de Montesquieu! Hepsinin de aptal olduğunu düşünüyordum. Hele Platon ismindeki dünyanın okuma yazma bilen ilk faşisti! Hepsi de üzerinde fikir bile yürütemeyecekleri bir konuda, insan yönetmek, halk yönetmek hakkında yazmışlardı.”

Kinyas’ın narsizmi ise tariflere sığmıyor; “Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekan ve zamandan kopalı yıllar oluyor(...) Az yedim çok içtim. Hala içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, aşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim(...) Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa onu da amuda kalkar geçerim!”

Anarşizm ve nihilizm
Kinyas ve Kayra isimleri, kişilikleriyle ilgili olarak seçilmiş. Kinyas, “kin” ve “yas” sözcüklerinin bileşimi diyor Hakan Günday; bu kahramanın içine dönüp baktığında yalnızca bu iki duyguyu görmesiyle ilgili. Kayra ise Tanrı lütfu demek ve yazara göre, Kayra da insanlığa ders vermek için geldiğini düşünüyor. Buraya kadar anlatılanlar, sadece yazarın keyfi böyle istediği için olagelmiş olsalardı, gülümseyip geçerdim. Ancak, bu karakterlere başka değerler yüklendiğinde başlıyor meselemiz. Hakan Günday, onların eylemlerini açıklamaya ve anlamlandırmaya başlayınca kavramlar birbirine karışıyor. Öğreniyoruz ki, Kinyas ve Kayra, “ilk başta anarşist düşüncelerle hareket etmişler. Sonra bunun mutsuzluklarına çare olmadığını anlayıp nihilizme kaymaya başlamışlar. Sürekli bugünü yıkıyorlar”mış.

Her gittikleri yere ölümü ve karanlık ilişkilerini de götüren, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yapan, kadınları dövmekten, tecavüz etmekten, öldürmekten zevk alan insanların anarşist bir dünya görüşü ile ilişkisi nasıl kurulabilir? Eğer, devlet söyleminin içeriğini boşaltarak yaygınlaştırdığı “anarşist” kavramını olduğu gibi, yani “toplumun huzurunu bozan kişi” olarak kabullenirseniz, Kinyas ve Kayra, yaklaşır biraz anarşizme. Ama, Bakunin’in de kemikleri sızlar!

Bu iki karakterin hep kendi çıkarları adına giriştikleri silahlı eylemlerine felsefi boyutlar katılmaya çalışılması, romanın en “sırıtan” yanı olmuş. İki adım atıp, sonra sayfalar boyu attıkları adımların nedenlerini anlatıyorlar okuyucuya ve kötü dünyanın kötü sonuçları olduklarını gözümüze sokuyorlar. Elbette bir edebi metne, bir romana dünya görüşleri, hayat felsefeleri yansıyacaktır; hatta bir roman bütünüyle böyle bir amaca da hizmet edebilir. Mesela “Tutunamayanlar” tam da böyle bir metindir. Ancak hiç bir yerinde roman karakteri ile dünya yorumu arasında bir uyumsuzluk yaşamayız. “Kinyas ve Kayra” da ise, düşünce ve eylem arasında ciddi bir organik bozukluk var.

Bir çok mekana misafir oluyor, İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar, Latinler, Afrikalılar ve biraz da Türkler; ama hepsi ile ilgili -olumsuz- değerlendirmeleri okuyoruz bol bol. Elbette Kinyas’ın ve Kayra’nın bilincinden yapılıyor ülke, ırk ve medeniyet tahlilleri. Yazar, onların kötü örnek oldukları için örnek teşkil edemeyeceklerini söylediğine göre, söz konusu yorumları kabul edip etmeyeceğimiz de belirsizleşiyor. Ortada bir eleştiri var mı, yok mu anlayamıyoruz doğrusu! Ya da, bu adamlara kızarken aslında neye kızabiliyoruz, yani bu iki olumsuz karakterden kalkarak bir genelleme, tepki duyulması gereken bir yaşam tarzına ulaşabilir miyiz? Kinyas’ın sonlara doğru “hidayete erişi” olumlu bir son, medeniyetle bir uzlaşma olarak kabul edilecekse, bu kez de Türkiye’de yaşayan muhalif insanlara haksızlık yapılmış sayılmaz mı? Soruları uzatabilirsiniz, çünkü Hakan Günday’ın da bir yanıtı olmadığı, kafasındaki her şeyi -tıpkı kahramanları gibi- bir “planı” olmaksızın kağıda geçirdiği söylenebilir.

Bir edebi metinde ağırlık düşünceye, hayat felsefesine verildiğinde, eleştiride de ister istemez içerik yorumu ağır basıyor. Elbette bir edebi metin yalnızca içerik çözümlemesine, ideolojik deşifrasyona göre puanlanmamalı, ancak, bir edebiyat/sanat eserinin bir haksızlığı onaylamak eğilimi taşıdığı durumlarda, o eserin yalnızca biçimsel güzellikleri nedeniyle değerlendirilmesini beklemek de kabul edilebilir görünmüyor bana. Yine de burada bir nokta koyup, Hakan Günday'ın anlatma becerisinin ve 600 sayfalık romanını sıkılmadan okutabilmesinin hakkını verelim. Tam da bu nedenle, daha iyi romanlar üretebileceğini düşündürtüyor yazar.

Ve son olarak; bu iki kötü adamın hikayesinin nasıl yazıldığını merak edenler için ekleyeyim;? Kinyas ve Kayra, Meksika’da genç bir yazara, Hakan Günday’a tesadüf ediyorlar ve sonra tuttukları notları ona yollayarak yaşadıklarının bir romana dönüşmesini sağlıyorlar! Bu da işin post-modern kısmı; her şeyin bir kurmaca, bir oyun olduğunun iması...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/3/2007 -

"Hiçbir şey yok! Hiçbir şey yok! Hiçbir şey yok..."

"Artık zamanı geldi. Artık acı zamanı. Şiddetin şiiri duyulmalı. "Cash from Chaos" günlerindeki gibi. Kargaşa başlamalı. İnsanlar ağlamalı. Dünya üstündekileri kusturacak kadar hızlı dönmeli. Perde aralanıp içeriye kanın soğuk kokusu yayılmalı. İftiralar, takipler, tahminler, tehditler, intikam yeminleri megafonlardan evlere sızmalı. Görünmez adamların barbecue partilerinde üçüncü dünya ülkelerine biçtikleri kefen yırtılmalı. Arkasında hiçbir teşkilatı güç bulunmayan parmak tetiği çekip tek başına bir insanın sahip olabileceği bütün deliliği göstermeli. Uyuyan halkların yataktan düşme zamanı geldi. Gözkapaklarının jiletlerle kesilmesinin zamanı."

 

'Hiç uykum yok. Hiç uyuyamıyorum. Domuz gibi içiyorum. Ama gözlerimi kapalı bile tutamıyorum. Sabaha beş saat var. Annemi düşünüyorum. Nerededir şimdi? Aynada kendime bakıyorum bazen. Ve tek kelime etmesem bile vücudum yaşadıklarımı, hayattan ne anladığımı anlatmaya yetiyor. Sağ omzuma kendi çizdiğim kelebek, beğenmediğim için üzerine attığım çarpı işareti ve altında aynı kelebeğin bir Japon tarafından çok daha iyi işlenmişi. Sol dirseğimin iki parmak yukarısındaki kurşun yarası. Bileklerimdeki otuz dört dikiş. Medeniyeti bir aralar, herkes gibi yaladığımı kanıtlayan apandist ameliyatımın izi. Ve sırtımı çok, hızlı yaşlandım! Ancak hayattayım.

Kayra, bir gün bana 'Mutsutluğuna hiçbir çare aramıyorsun' demişti.'

 

Hakan Günday (Kinyas ve Kayra)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

5/3/2007 - Kaan İnce

 

hüzün örgüsü

kırkikindi yağmurları gibi yağıp geçtin , kuytudan izledim seni, yılgın gözlerine yataklık eden gecede. kokun sindi küçük şiirlerime. kuş kıyımı bir sabah yolumu gözlüyor ve ıslığımda karanlık bir yokuş beliriyor, karla kaplı. sesler hüzün örgüsü . kelime eskiten öfkemle dönüyorum bıraktığım izlere. yakıyorum tüm ışıkları. düğüm düğüm geçiyor balıkçılar önümden sessizce. ateş ve toprak işte iki sevdalı, aralarından dilsiz su geçen . öyle uzun sanma zamanı, üstüne kuma getiren . herkes ölümü gece beklerken ben- güze sevdalı bir adam- neden vapur sesi özlemiyle yollardayım saat sıfır üçte? hangi kıyı , soluksuz kapımda? bu mu korku düzmece sessizlik ? bulmacanın kara kutuları gibi cezalıyım. kuruyor ellerimde umutsuz bir güneş. gece öldü.... ölüm öldü.... beni gördüm.

 

çiğlik

özürlü bellek, bir anda çağırınca yanına yitik aşkı, yengeç ayaklı saat kulesi dümen kırar: ateş çanları. söktü gözlerimden acıyı telaşlı sular, yadsıdı yalnızlık yalnızlığını. ah bir harita zavallığıma.

gül diye diken açıyorum dalda, bak külü ıslanıyor sevginin, ikinci kez yanmasın diye. son bir kez geçiyor düşümden yüzümü kıran gölgem, bildik ayrılıkların büyüdüğü. bir daha uykusuz kaldı yeryüzü.

evrende hangi eşyanın çığlığı gözlerime vuran?

sadece bir yıldız -yoksul çocukların uçurtması, anılarına çektikleri- içimde hüznümü kanatan.

 

ıssızlık sürüsü

sıcak bir buğu düşürdüler ceplerinden, kışın gelişini gözlerime yıkan gölgeler, ölüme giderken. sonuna vardım ufuk renginin, gündüz rüyalarımda gördüğüm. gün sayıyor kör eşkalim. sönüyor gülüşüm, gülün bağrında ikindi vakti. zaman çağlıyor, ömrümü biçmeden. çölde ıssızlık sürüsü gecelerim. pencerelerden akan yollarda usulca büyüyor hüzün. isyan dumanları. bir kıyı, boğulduğum. suçluyum. talan edilmiş sokaklara yeleler taktım, yenilgilerimi asmak için. korku salmış düş dudaklarına. üzgünüm.

 

--------------

çiy doladım kasnağına gecenin. ışıksızlığın hep
yoksul yalnızlıklara çıkması doğurur o rüzgarı.
giz dizilmiş çardaklar incir kokulu, çiçek hattı
gözlerine doğru. kokunda korku. kafka; mürekkebini
içtiğim mevsimsiz aşk. ölümün önünde yayılan;
çıbanı yüzümün. devrik yürek savunması ömrüm.
yaşlı bir adam vurgun yemiş. kuşlar. düşler.
kapılma saatleri, basamaklarında ateş yatan zaman
merdivenin dik soluğuna. ve çekip giden bir ben,
aynı denize, irkilen iskeleden.

 

ka n

yuzun yakamozlanir aksam saatlerinde
kime cikmaz piyangosu huznun
belki de sombaliga en son
ve demir kiri bir taya
ertesi yasakti, es vardi
bir tek uzun gecelerde

cikriginda intihar edecegim kuyu
zaman kuyusu, soluksuz ve issiz
inip cikar olum, durana dek yuzumdeki
sevisen kederlerle gulun gumu
adimdan cikardim bir a
gozlerimde gezer geriye kalan

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı



/>

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Neden siyah? Tabi binlerce nedeni olabilir... Dünya üzerinde hayatlari boyunca siyah giymeye karar vermi$ binlerce ki$i olmali. Benim de onlardan bir farkim yoktu bugune kadar. Nedenler o kadar da onemli degil. Nedenlerin degil, siyah rengin bir $ekilde bulu$turdugu insanlardik biz. Oncelikle karamsarlik ve umutsuzlugun simgesiydi siyah. Evet, bu nedenle giydim. Sonra geceye kari$manin ve $iddetin rengiydi. Bu nedenle de giydim. Sonra renkli insanlarin yaninda entelektuel olani gosterirdi siyah. Pembe kazak

Kategoriler

Arkadaşlarım

 
Web Sitede Ara
Free Hit Counter
20.07.2006